Bir Kızın Kahramanı Olmak Bu Kadar Zorken Nasıl Başardın ?

Yine bir akşam üstü. Çapa’dan buraya hep akşamları dönerdik zaten. Yol çok uzun çünkü. Elinde emar sonuçları yorgun bir şekilde geldi babam. Zaten hepimizi yormuştu o bu yol. Ama onun yorgunluğu bizimkinden başkaydı. Sonuçları bizden öncve okumuştu. Tıp terimleri çok geçse de şu iki buçuk yıl içinde hepimiz birer doktor olmuştuk zaten. Annemin elinden aldım, okumaya başladım. Artık hepimiz anlamıştık. Yine peşimizi bırakmamıştı tümör. Babam için ise daha farklıydı. Hayalleri yine yarı da kalmıştı. Sivas’a gidip arıcılık yapmayı düşünüyordu.
Sivas… Sivas denilince aklınıza kurak yerler geliyor belki. ‘Orada arıcılık mı yapılır be!’ diyorsunuzdur belki de. Eymir yani köyümüz öyle değil ama. Binbir çeşit çiçek vardır orada, Suyumuz dağlardan gelir mesela.
Babamın olmadığını düşünmek, şu ana kadar babası yanında olmayanlardan özür dileyerek söylüyorum ki; tek kelimeyle korkunç. Babam; rakı arkadaşım benim, kokoreç arkadaşım, Eminönü’nde ki balık ekmek benim babam, köprü altında satılan midye arkadaşım, hafta sonu maçlarıyla birlikte içtiğimiz biram benim babam, Beyazıt’ı sadece bir çanta için benimle birlikte talan eden babam, Kadıköy’de ki eylemlerim benim babam, birlikte okuduğumuz köşe yazıları… Kısa HERŞEYİM benim babam, Herşeyim-Dİ demekten öylesine korkuyorum ki…
Babam yanımdayken hiç kimseye (arkadaşa, sevgiliye, dosta) hiç birşeye gerek duymam, o benim hem dostum olur hem sevgilim. Hem de dünyanın en iyi sevgilisi en güzel dostu… Hiç korkmadım onun yanında, en büyük depremlerde bile hem de babamın yapacak bir şeyi yokken babam var diye korkmadım ben. Babamı evde bırakıp çıktım dışarı, yanımda sadece sigara param… Bir yere yetişecekmiş gibi koşuyordum evden uzaklara. Sigaramı aldım limana doğru yürüdüm. Sigaramı yaktım. Kimse yoktu. Karşımda deniz. Gözlerimden bir iki damla düştü, şaşırdım. Film izlemeden ağlayamam ki ben… Burnum sızladı. Sesim çıkmaya başladı, bir iki saniye sonra daha gür çıktı, sonra bağırmaya başladım. Düşünüyordum…
Kader varsa eğer neden bize böylesini layık görmüştü? Neden ben sevgilimi kaybetmekle sınanıyordum? Yaşadığımız on sekiz yıllık mutluluk çok mu görülmüştü?
Babam bana bir kere vurmuştu, ikinci sınıfa gidiyordum. Asla tahammül edemeyeceği bir şeyi bile bile yapmıştım. Kızdırmak için. Sonra üzülmüş köşeme çekilmiştim. Üzülüp yanıma gelmişti o da öpmüştü beni. Bense acımadı ki deyip boynuna atlamıştım…
Akşam yemeği ocak da öyle duruyor. Kimse yemek yemedi bu akşam.
Yarın kursa gidebilecek miyim? İnsanların suratına bakıp ne yapacağım? Ağlamamak için kendimi yine zor tutacağım. Her tenefüs sigara içeceğim.
İnsanlar yalnız olduklarını ne zaman anlar peki biliyor musunuz?
İşte tam da bu zaman.

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Öğrencilerden süt darbesi!

Duyduk ki bozuk süt ihalesini alan sizmişsiniz, o bölgede dağıtan da sizmişsiniz. Oğrayaım da bu “sütü bozuklar” kimmiş bir görelim dedik. Yok yanlış anlamayın, tek suçlu siz değilsiniz, sizin gibilerin “badem bıyığına ve hacı yağı kokusuna bakarak ihaleleri “peşkeş” çektirenlerdir asıl suçlu.

Sütü bozuk insanların iktidar olduğu bir ülkede sütlerin bozuk olması normaldir.

Kaçacak yeriniz yok. Çünkü artık Redhack var!

Not: Aslında sizi hack’lemedik, ‘psikolojik’ olarak öyle görüyorsunuz.”

Bu ibare birkaç gün önce Türkiye’deki üç büyük süt üreticilerinin web sitelerinde belirdi. Redhack adlı anonim, iktidar karşıtı hacker grubu, bu firmaların sitelerini ele geçirdikten sonra grubun hatıra resmi ile birlikte bu alaycı notu bıraktı. Resimde tümü “V for Vendetta” filminde kullanılan maskelerle gülümsüyorlardı. Olay daha sonra sosyal medyada bazılarının grubu “Türk Robin Hood’ları” sözleriyle övmelerine neden oldu. Robin Hood yaftası birkaç süt üreticisinin web sitesine giren bir grup için abartılı bulunabilir, ayrıca bıraktıkları mesaj da Türkiye’de son günlerde yaşananları bilmeyenler için çok net değil. İşte bu yaşananların öyküsü: Üç gün önce “okul süt projesi”nin ilk günüydü. Planlanan okullarda milyonlarca öğrenciye ücretsiz süt dağıtmaktı. Herşey çok güzel başladı. Küçük süt kartoncukları dağıtımın ilk saatlerinde hükümetin gurur vesilesi oldu. Daha sonra 12 ilden haberler gelmeye başladı. Saatler ilerledikçe haber merkezleri bu illerden gelen ve giderek sayısı artan gıda zehirlenmesi haberleriyle bloke oldular. Gazeteciler kötü haberleri teyit etmek amacıyla yetkililelri aradıklarında valiler çok ilginç bir savunmayla çıktılar mikrofonların karşısına: “Çocuklar zehirlenmedi. Bütün olay psikolojik!” Bu söylem Redhack’e siteleri “psikolojik” olarak çökertmesi konusunda ilham kaynağı oldu. Valilerin resmi açıklamaları doğal olarak sosyal medyada kara mizah konusu oldu, küfürler gitti geldi… Günün sonunda 1193 öğrenci hastanelerde gözetim altındaydı.

Bir sonraki gün medya çok haklı nedenlerle, öğrencilerin psikolojisi dışında, en azından sağlık durumlarının açıklandığı sağlam bilgi beklentisi içindeydi. Ama hükümet sözcüsü Bülent Arınç podyuma basını daha da şoke edecek sözlerle çıktı: “Bu zehirlenme değildir. Süt çocuklara fazla gelmiş olabilir. Bazı hallerde ilk kez süt içildiğinde bu gibi durumlar gözlenebilir.” Sadece üç cümleden oluşmasına karşın bu beyanat yeni bir dizi kara mizah örneği, ve çok haklı bir isyanla sonuçlandı. Bu sözleri duyanların birçoğu resmi bir ağızdan çocukların “fazla dozda” süt almış olduğunu işitmeye mi yoksa Türkiye’de binlerce çocuğun sütle ilk kez ilkokulda tanıştığının itiraf edilmesine mi şaşıracaklarını bilemediler. Diğer ilgili bakanlarda da benzeri açıklamalar birbirini takip etti. Bazı yetkililer “çocukların çok aç” olduğunu bile bu zehirlenmelerin bir nedeni olarak öne sürdüler. Olanlara tepkiler sosyal medyada – doğal olarak anaakım medyada değil- ifade edilmeye başlanınca yetkililer bu büyük projeye gösterilen haksız tepkileri hemen protesto ettiler. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker “bütün provokasyonlara karşın” okul süt projesinin süreceğini açıkladı. Bu beyanattan sonra sosyal medyada hükümetin “kendilerini ciddi bir şekilde zehirleyerek hükümete karşı komplo kurdukları için” çocukları sorgulayabileceği konuşuluyordu. Bazıları daha da ileri giderek, sütlerde bir sorun olmadığını, sorunun çocuklarda olduğunu ve onların test edilmesi gerektiğini bile söyledi. Ertesi gün, süt dağıtım projesinin ikinci gününde bütün bu tepkilerin ardından daha dikkatli olunması beklenirdi. Ama böyle olmadı. Sabah saatlerinden itibaren yine haberler birbirini kovalamaya başladı. Yine yüzlerce çocuk hastanelere başvurmuştu. Sosyal medyadaki en alaycı yazarlar bile inanılması zor bu manzara karşısında dilsiz kesilmişti.

Hükümetin yol açtığı bu durumun bilerek yapıldığını söylemek insafsızca ve partizan bir tutum olur. Ama dağıtımın ikinci gününde Hürriyet şöşe yazarı Yalçın Doğan’ın yazdıklarından öğrendik ki mecliste hükümet hakkında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından yakın tarihte okul sütlerine ve üretici şirketlere uygulanan standartlar konusunda bir soru önergesi verilmiş. Tabii bu önergeye ne o zaman ne de şimdi bir yanıt dahi verilmemiş. Sütleri üretilen şirketlerden de henüz bir açıklama gelmiş değil.

Geçtiğimiz Şubat ayında partisinin gençlik kollarına hitaben Başbakan Erdoğan çok heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın bir cümlesi özellikle akıllarda kaldı: “Dinine bağlı bir gençlik istiyorum! Kinine bağlı bir gençlik istiyorum!” Ama kinine bağlı gençler sadece onun gençliği olmayabilir bu gidişle. Hastaneye kaldırılan çocuklar zaten “fazla doz” almış olduklarından ve malum psikolojik sorunlarla boğuştuklarından büyüdüklerinde ne yapacaklarını tahmin etmek pek mümkün değil.

Efe Moral tarafından çevirilen yazının orijinali:

http://english.al-akhbar.com/content/kids-turkey-plot-against-government-drinking-milk

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

ölüm kız kardeşiniz olsa yaşam hakkında ne hissedersiniz?

sabahları uyandığımızda gözlerimizdeki çapakların sahibi sandman’dir. uykuya dalmadan önce gelir ve rüya görmemiz için gözlerimize büyülü bir kum serper. uyanışa doğru o büyülü zerrecikler çapaklaşır.

fantastik edebiyatın tanrılarından olan neil gaiman’in elinden çıkan on ciltlik seri sandman, bize bir ailenin öyküsünü anlatıyor, ölümsüz ailesinin. hem mitolojiden hem grafik romanlardan hoşlanan bir ben için sandman adeta kutsal kitaptır. 10 yıla yayılmış bir danstır sandman, müziktir, dans edenler değişemese de ritm değişir, partnerler değişir. neil gaiman’in küçük kızını bulabilirsiniz kitapta, ya da yakın arkadaşı tori amos’u.

bu sonsuz ailenin 7 ferdi vardır: kader, ölüm, rüya, yıkım, arzu, umutsuzluk ve heyecan. dünyadan önce var olmuş ve dünya yıkılsa da tekrar var olacak 7 fikir, ete ve kemiğe bürünmüşlerdir.

esas çocuğumuz rüyakral, yunan mitolojisine ilgili insanların daha önce duyduğu bir isim, morpheustur. aç gözlü insanlar tarafından yanlışlıkla ölüm yerine hapsedilmiş, 70 yıl boyunca hapisanesinden çıkamamıştır. hikayemizse rüyakral sonunda kurtulduğunda başlar. o yokken rüya diyarında da insanların dünyasında da çok şey değişmiştir.

death

“ım, şey, her şeyin hep önceden olduğu gibi olmadığını anlatan kelime neydi? bilirsin, eminim öyle bir kelime olduğuna. yok mu? olması lazım.. hani o zamanın aktığını anlamanı sağlayan şey.. var mıydı öyle bir kelime?”

“değişim.”

gotik çizimleri, muhteşem göndermeleri ve habil ile kabilden ramazana, shakespeare’in bir yaz gecesi rüyasından orpheus’un şarkısına kadar her türlü mitolojiyi serisinde işleyen neil gaiman okuma zevkini doruğa çıkartmasını biliyor, bu muhteşem hikayelerin içineyse daha güzel bir tane ekliyor; bir değişim hikayesi. bunca yıl herşeyden uzak kalan rüyakralın ya değişmesi ya da yok olması gerekiyor, ancak birkaç milyon yaşında biri için bu o kadar da kolay değil. bu açıdan sandman’i yerdeniz serisine çok benzetirim, çünkü binlerce yıl yaşında olsanız da hala büyüyebilirsiniz.

“insanlar sırf maddeden, moleküllerden yapılmadığı için rüyaların gerçek olmadığına inanırlar. rüyalar gerçektir. ancak onlar bakış açılarından yapılmıştırlar, resimlerden, hatıralardan, cinaslardan ve kaybolmuş umutlardan.”

en iyi fantastik edebiyat ödülüne layık görülen ilk ve tek çizgi roman olan sandman, arkabahçe yayınları tarafından tüm ciltleri türkçe’ye çevirilmiş halde raflarda okuyucularını bekliyor. yalnız söyleyeyim imkanınız varsa orjinal dilinden okuyun, şiirsel anlatımı çok daha iyi yakalarsınız, bir de türkiyedeki kalitesiz basımı yüzünden sayfaları ilk okuyuşunuzda dağılmaz. sonrasında da bir mr sandman dinlersiniz, suratınızda şapşal bir gülümseme olur, anlarsınız ki bir eser insanın içine ancak bu kadar girebilir.

 

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

6 Mayıs


İnsanların fikirleri zamanla oturabilir, değişebildiği zamanlar olurlar, asıl önemli olan neler yaptıklarıdır, kim için yaptıklarıdır. Fikirlerin oturmadığı zamanlardan dolayı hala ulusalcılık ile eleştirilen, fakat daha sonraları marksist oldukları bazı örgüt militanları için kulak arkası edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan onları yok saymak savunduğunuz sosyalist düşünceye tezat oluşturmaktır. Son sözlerinde; “Yaşasın halkların kardeşliği, Yaşasın Marksizm ve Leninizm, Yaşasın İşçiler ve Köylüler, Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşlği diyen bu genç insanları siz eleştirseniz de biz kendimize sosyalist diyen bazı insanlar sahip çıkmaya devam edecektir. 6 Mayıs yas günü değil faşizme karşı mücadele etme günüdür.

Share

Tags: , , ,

Söylüyoruz ulan baştan beri 1 2 3…

YouTube Preview Image
Share

the beer

He said “Don’t shoot!”, I said “I won’t, i love you, you are my friend.”

I handed him my wig and shot myself in the head.

 

Sigaramın bittiğini görmek her zamanki gibi küfür etmeme yol açıyor. Yarısında söndürdüğüm bir izmariti kül tablasından alıp dudaklarımın arasına yerleştiriyorum. Yatağımın altındaki bozuk paraları toplayıp çizmelerimi ayağıma geçirmeliyim. Havanın sıcak olması sikimde bile değil. Amacım bir paket sigara alıp güzel bir adamın dudaklarına diş izlerimi bırakmak. Bunu başarabilirim. Ceketimi alıp kapıyı çekiyorum.

Sokak kedilerle ve evsizlerle dolu. Kahkahalar atıp cilveli cilveli bir şeyler anlatan liseli yeniyetmelerle. Köpek gezdiren adamlarla. Dükkanının önünü sulayan küçük esnaf ve elleri poşetlerle dolu kadınlarla. Koca sokakta dudakları kahverengi olan tek kadın benim. Koca sokakta boynu çürüklerle kaplı olan tek kadın benim. Koca sokakta kalbine bir zırh giydirebilmiş tek kadın benim. Kalbimi kıramaz kimse. Cebimdeki bozukluklar, yerini bir paket sigaraya bıraktı. Artık herkesin kıçına tekmeyi basabilirim.

İki saat ve üç semt bırakıyorum geride. Müzik olmasa, belki bu kadar çok yürümek istemezdim. Hava karardı ve her yer ışıklarla dolu. Sokağın kenarında kafa sallayan uzun saçlı herifler kendilerini dünyanın hakimi sanıyorlar ama bir çift göğüs ile ağızları sulanıyor hala. Suratlarına bile tükürmem. İleride klüpten klübe koşan ortam çocukları var. Son model cep telefonları ile, üç haneli rakamlara aldıkları gömleklerle dikiyorlar bayraklarını. Birazdan kıçıma gözlerini dikip bana laf atacaklar. Kral onlar. Herhangi birinin ölümü, serçe tırnağımın kırılması kadar bile rahatsız etmez beni. Midemi bulandırıyorlar. İki sokak ileride, punk tayfası var. Saçları için saatler harcayıp, evde babalarına meyve soyan dangalaklar. Sorsan, dünya onların. Buralarda herkes kral.

Altıma yakışmayacak heriflerin arasından, dudaklarımın arasındaki yedinci sigara ile yürüyüp gidiyorum.

Aradan 25 dakika 16 saniye geçiyor.

Adımlar sonra, boş bir bara dalıyorum. Cebimde beş kuruş para yok. Cebimde on üç dal sigara ve kahverengi bir ruj var. Cebimde jelatine sarılıp tıkılmış, çiğnenmiş bir sakız ve duman kokan dairemin anahtarları var. Cebimde beni benden beklenenden daha da kötü bir evlat olmam için dürtüp duran küçük bir şeytan var.Gözlerimi bardaki herife dikiyorum. Sanırım onu buldum. Barda oturan adamın geniş omuzlarını kaplayan dövmeler tek bir şey söylüyor bana. “Buralarda kendinden kaçan tek insan sen değilsin”. Barda oturan adamın önündeki boş viski bardağı tek bir şey söylüyor bana. “Buralarda içindeki yangını söndüremeyen tek varlık sen değilsin.” Barda oturan adamın kafasını bana çevirip gözlerime diktiği gri gözleri tek bir şey söylüyor bana. “Orada dikilip durmayı bırakıp, yanıma gelmelisin.”

Bana bir bira ısmarlarsa ona iki dal sigara vereceğimi söylüyorum suratına bile bakmadan. Gülüyor ve cebinden çıkardığı bir sarma cigarayı önüme atıyor. Benden daha iyisine sahip. Barmen bir ellilik getiriyor bana. Yanımdaki adam cigaramı yakıyor. Her yer duman. Barmen suratıma küfür eder gibi bakıyor. Kafaya dikiyorum bardağı. Dudağımdan damlalar çeneme süzülüyor. Kalkıp gitmemizi söylüyor barmen. Orta parmağımı gösterip kapıya yöneliyorum. Parayı bırakıp ardımdan geliyor.


Cebinden çıkardığı viskiyi kafasına dikip yürümeye başlıyor. Adımlarım onunkileri takip ederken, yıldızların canı cehenneme diyorum. Güneşin ve ayın canı cehenneme. Tatlı rüyaların ve yumuşak yastıkların canı cehenneme. Ömür boyu beynimize işlenen mutluluk masallarının canı cehenneme. Çıkmaz bir sokağa girince duruyor ve bana dönüyor.


“Seni düzmek istiyorum” diyor yanımdaki gözleriyle bana. Boynundan tutup kendime çekiyorum. Gözlerini gözlerimden ayırıp, boynuma dikiyor. Gülüyorum Dumandan başım dönerken, kalçamdan tutup beni kendine yaklaştırıyor. “O kadar güzelsin ki, senin bile canın cehenneme” diye fısıldıyorum kulağına. Diş izlerim, güzel bir adamın güzel dudaklarında kalıyor.

First i cried for him, and then i cried for me,

Haunted by the ghost of the girl i used to be.

YouTube Preview Image
Anita
2010
Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ezberimizin Bozulduğu Anlardan Biri

İçeri girdik, merdivenlerden çıktık. ”Ben bir lavaboya gideyim.” dedim. O yukarı çıktı beni beklemeye başladı. Sifonu çekip merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Karşısına oturdum. Görüş mesafemin manzarası ise çok iyiydi.
Yine o, sakallarını kesmiş, karşısında benim yaşlarımda güzel bir hatun oturmakta. Kıskanmadım. Çünkü sakallarına en son ben dokunmuştum. ”Sen dokunana kadar senden çoktan gidecektir o.” dedim kıza içimden. Gülüşüyorlardı. Beni fark etmedi. Bense sadece onlara bakıyordum. Bana baktığı gibi o kıza da bakıyordu. İşte o zaman sıra sıra küfürler sıra sıra hepsi bir uyum içinde… Oysa bana ”Bunlardan on tane toplasak bir tane sen etmezler.” demişti. Belli ki ona da aynı şeyleri söylüyordu. Ezberi bozulmadıysa tabi.
Karşımda bana konuşan, kendisini duymamı bekleyen biri vardı. Ama daha öncede söylemiştim ben sadece iki kişiyi duydum diye. Ve onlardan bir tanesi karşı masada. Bana anlatmasa da ben onu duyuyordum. Hatta sadece onu duyuyordum.
Bembeyazdı her yer. Işıklar fevkalade. Çalan müzikleri ise ikimizde sevmezdik. Şimdi ise seviyor gibisin. Keyfin yerinde.
Yanına gelebilseydim eğer ki bunları düşünmeye gerek yok , çünkü gelemezdim !
Belki her şeyimi tam hissettiğim bir zamanda cesaretimi yok ettiğini hissettim.
Karşımdaki ise sürekli konuşuyor. Bense onu değil karşı masayı dinliyordum. ”Nereye daldın?” diye soruyor. ”Dinliyorum ben…” diyorum. Ne büyük yalan !
Uzun zaman sonra ilk kez birini duyarken, o sana değil ; başkasına konuşuyor.
Bir şiiri aklıma geliyor tebessüm ediyorum. Karşımdaki soruyor; ”Neye gülüyorsun?”. ”Aklıma bir fıkra geldi de…” Ne büyük bir yalan !
İyice samimi oluyorlardı. Tırnaklarım bitmişti yemekten.”Garson Bey ! Ödünç olarak tırnaklarınızı alabilir miyim ? Benim ki bitmiş de…”
Bir çay , bir çay daha… Bir paket sigara, sonra diğer paket… Çayı yutuyor, sigarayı yiyordum adeta.
Kıskanmadığımı söylemiş miydim ?
”Kalkalım istersen hava al iyi değilsin gibi?” dedi karşımdaki. ” Yoook gayet iyiyim oturalım…” dedim ve cümlenin sonuna yapmacık bir gülücük yerleştirdim.
Karşı masa dakikalarla birlikte samimi oluyordu. Zaman su gibi aktığına göre ; çok kısa bir süre de bu hale gelmişlerdi. Ben mi bense çayımı yutup sigaramı yemeye devam ediyordum. Hala görmemişti beni. Ben de görmesini istemiyordum zaten. Kalkmaya çalışıyordum. Bir suçlu gibi hemen çıkıp gitmek istiyordum. Zaten sigaram bitmişti. Hızlıca merdivenleri indim. Dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Sonra kendime tutamayacağım bir söz verdim ; ” Bir daha kendime işkence yapmayacağım…”

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Çilekli Günler Efendim

Öğretmenle bakışıyoruz. Zaten hep bakışırız. Aklımda milyon tane düşünce ürüyor. Dalıyorum yine uzaklara belki de beş dakikalık mesafelere dalıyorum. Gitmek istiyorum. Her yanını dağıtmak istiyorum. Gidemiyorum. Çok özel güvenlik memuru Suat Bey kapıda. Tellerden ise atlayamam tek başıma , son atladığımda popomu bir hayli incitmiştim çünkü.
Kafamı kaldırıyorum görüyorum bana bakıyor. Oysa ben ona bakmaktan acizim. Zaten duymuyorum. Umursamadığım insanları duymam !
İki kişiyi gerçekten duymuştum. Anlattıkları saçmaydı, ama ben sıkılmadan duymuştum. Yaptıkları saçmaydı , sıkılmadan bakmıştım. Böyle olacağını bilsem duymazdım, bakmazdım.
Arkadaşlar yüksek müsademle bana birşeyler anlatıyorlar. Birini , başka birini , bambaşka birini… Duymuyorum , duymak istemiyorum.
Artık sadece müzik dinliyorum ve artık arkadaşlarım da beni duymuyorlar. Hepimiz birbirimizi dinliyormuş gibi yapıyoruz. Adeta bir maskeli balo hayatımız , kulaklarımız da tıpayla müziği hissetmeden dans ediyoruz.
Gülüşen insanlar görüyorum , kıskanıyorum. Hele sen! Sende gülüyorsun biliyorum, benim gülmeme engel olan sen , sende kahkaha atıyorsun ; istemiyorum !
Çıkardığım bir tabak dolusu çileği arkadaşlarla yiyoruz. Kafamı kaldırıyorum bana bakıyor , yanıma geliyor, kendisini duymamı istiyor. Arkadaşlar çekiniyor , yemeği kesiyorlar. O gelip ; ”Çilekli günler efendim!” diyor. Tek cavapla başımdan savıyorum ; ”Teşekkürler efendim…”

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , ,

‘Herıld yani’ Ekrem Dumanlı

Yeni kuşaklar pek hatırlamaz, 80’lerde “herıld yani” diye bir onaylama kalıbı moda olmuştu. Herhalde kelimesine İngilizce süsü verilerek oluşturulmuş bu kalıp neyse ki unutulup gitti. Yani en azından benim için düne kadar unutulmuştu. Ne zaman ki, Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın Herald Tribune gazetesine verip veriştirdiği yazısını okudum, kendisini onaylamak için istemsizce “herıld yani” sözcükleri dökülüverdi ağzımdan. Böyle bir yazı nasıl onaylanmazdı ki, Dumanlı “son yıllarda uluslararası medya markalarının değeri güneşi gören kardan adamlar gibi eriyor” diyor; cemaat pardon camia, afedersiniz hizmet hakkında ileri geri görüşler öne süren International Herald Tribune gazetesine verip veriştiriyordu. Köşe Vuruşu’nu okuyanlar Dumanlı’nın gazetecilik derslerinin nasıl müptelası olduğumu iyi bilir. Dumanlı’nın gazetecilik derslerini uluslararası areneya taşıması elbette beni çok mutlu etti. Ne yalan söyleyeyim Pulitzer Gazetecilik Ödülü’ne doğru giden bir adım olarak gördüm. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Ekrem Dumanlı’nın Herald Tribune gazetesine verdiği bu tarihi gazetecilik dersinden nasıl feyz almamız gerektiğinden söz etmek istiyorum.

TAM BİR GAZETECİLİK REZALETİ
Ekrem Dumanlı, International Herald Tribune gazetesindeki Fethullah Gülen haberiyle ilgili olarak “bir haber bu kadar mı önyargılı olur, bu kadar mı objektiflikten uzak bulunur! Yorum hatası değil; resmen bilgi hatası yapıyorlar. Tam bir gazetecilik rezaleti!” diye girizgâh yapmış. Herald Tribune’unki gazetecilik rezaleti mi tartışılır, ama Dumanlı’nın bu tarz önyargıları uluslararası basında görmesi iyiye işaret o yüzden “herıld yani!” diyorum. Bakarsınız kendi yönettiği Zaman gazetesini de okuma fırsatı da bulur ve sözgelimi “yumurtalı protesto” eylemlerine katılan öğrencileri ortada hiçbir somut delil olmadan “yumurta eylemlerinin altından terör örgütü bağlantıları çıkıyor” diye Ergenekon’a, DHKP-C’ye bağlama gayretlerinin farkına varır. (Bkz. Likit yumurta tipi gazetecilik başlıklı Köşe Vuruşu-7 Nisan 2010)

MARJİNAL GÖRMEZDEN GELME
Ekrem Dumanlı’nın International Herald Tribune gazetesine verdiği tarihi gazetecilik dersinde “bir yandan haberinde “iddiaları ispat etmek neredeyse imkânsız” diyeceksin; sonra da o deli saçması iddiaları gerçekmiş gibi dünya kamuoyuna ilan edeceksin” diye bir cümle kuruyor. Gazetenin bazı marjinal Türk gazeteleri gibi gerçekleri görmezden geldiğini iddia ediyor. “Herıld yani!” diyorum Dumanlı’ya. Doğru, marjinal mi bilmem ama bazı Türk gazetelerinin görmezden gelme, unutturma huyu sabittir. Örneğin; Zaman gazetesi Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasının ardından coşkuyla “açıklanmayan deliller var!” diye başlık atmış, aradan bir yıl geçip, Şık ve Şener’in tahliye edilmesinden sonra ‘nerde o deliller’ diye sormamıştır. Ekrem Dumanlı keşke dış basına kadar yayılan titiz takibini kendi gazetesinde de sürdürse, yoksa çok güzel şeyler yazıyor demeden duramıyor insan.

MESLEK İLKELERİ ÇERÇEVESİ
Ekrem Dumanlı, Herald Tribune için “artık bu markaların aynaya bakıp kendilerini meslek ilkeleri çerçevesinde hesaba çekme zamanı geldi” diye dostça uyarılar da yapıyor. Bu uyarılara da “herıld yani” diyorum. Meslek ilkeleri çok önemli. Misal o ilkelerin birinci maddesi, “Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dini inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz. der. Peki Ekrem Dumanlı yönettiği Zaman gazetesi’ndeki; “Sünnetsiz kundakçı DTP adına kurban derisi toplamış” başlıklı haberle ‘dini inanç’ kategorisinden nefret suçları listesine girmek, Tunceli’yle ilgili olumsuz haberlerde (örn; fuhuş) “Alevilerin yoğunlukta yaşadığı Tunceli” gibi vurgular kullanmak, “İslamiyetten uzaklaşan insanlıktan uzaklaşır, Darwin’in de dediği gibi maymun çocuğuna döner” (Hekimoğlu İsmail) gibi köşe yazılarını yayınlayabilmek gibi örnek olaylardan haberdar mıdır?

DUMANLI’YA ‘TEORİ’ LAZIM
Ekrem Dumanlı’nın Fethullah Gülen ile ilgili bir haberlere tepki vermesi şaşırtıcı değil. Tabii ki, tepki verecek. Ancak üste çıkıp gazetecilik dersleri vermeden önce hatırlaması gereken bir şey var; kendi zamanının kahramanı Ertuğrul Özkök döneminin gazetecilik ilke ve teorilerinin kendilerine yetmediğini fark edip sit-com filan diye kendi teorisini icat etmişti. Dumanlı’nın da böyle bir teoriye ihtiyacı var. Böyle bir teori eksikliğinden ötürüdür ki, Zaman o ‘astronomik’ tiraj rakamlarına rağmen bir Hürriyet olamıyor. Yoksa Ekrem Dumanlı’nın ‘çağımızın bir kahramanı’ olmak için başka hiçbir eksiği yok. Sadece yeni bir gazetecilik teorisi gerek ona. Sonra duayen payesine erişecek. Herıld yani, itirazınız mı var?

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

çorap suck sock çorap -çıkar onu-

sabah kalktığımda acı kahveyle açtım gözleri

küle boğulmuş sabahım ve odam vardı

pencereyi açmamalı

kokularımız ne güzel kavga etmiş bağımlılıklarımızla

sonra anılar gürültü çıkardı

şimdi de beni buraya ittiler

şarkıların bile çeliştiği geceye

insan niye çelişiyor diye sorduk ya kendimize

işte insan da böyle

nah o gece gibi, gece de gece değil

eğer ertesi günü tatilse gece, gece

ve bize sadece koca haftada 2 gece vermişler

“gece, gece”

şimdi sarıl cumartesiye

 

şimdi Pazar sabahının kahve sigara gürültüleri belli etti kendini

herkes yiyor bu boku (oklar üstü gösterir)

dinlendiğimiz yok, neden yorulduğumuzu anlamaya çalışıyoruz

tatil için mi, mola vakitleri için mi?

 

Sağıma dönüp baktığımda çırılçıplak sorgular gibi bakıyordun gözlerimin içine

“Gerçekten çıplak mıydın yoksa

Bakışlarına mı gaz veriyorum hatırlamıyorum”

 

Artık anılar da çelişiyor

Kim kiminle nerede?

Yanlış olanı hatırlıyorum

Doğu olan işime geliyor

İşime gelen doğru olsun

gel, gelsin

 

çarşaf güreşi çirkin, sevişmeler güzel

sigara,kahve,sigara,çay,duman

daha fazla taciz etmemi ister misin?

 

Burası sabun kokuyor

Eğilip almaya korkuyor homofobik çocukluğum

İnsanlara dokunmaya korkuyorum, değişir bakışları

Yaslanmaktan da korkuyorum, iş açacağım başıma

-Konu sana gelmesin diye tam olarak laf kalabalığı yapıyorum-

şiirler sana gelene kadar elim yoruluyor

en romantik olanımız, ya sözü açık olacak

ya da eli-bileği kuvvetli bir abi olacak

şimdi anladım ya en yalnız şair

en ateşlisi

 

yoruldum diyorum işime gelmezse eğer

gelsin, gelir.

 

Açık konuşmayı, açık seçik konuşmak zannetmişim

İtiraflarım hep porno filmlerine benziyor

Hep belaltı açılıyorum, sıyırıyorum daha doğrusu

Daha doğrusu korkutuyor

İdeal olan sıcak

Hiç bu kadar pahalı olmadı gerçekleri anlatmak

Bir punduna getirip kameranın kör noktasında günah çıkartıyorum

Sonra göğsümü gere gere dokunuyorum

Temiz sayfa açmak bedava

 

Cümlelerimiz hep bize benziyor

Mahrem yerleri örtülmüş

Ademin pipisini kapatmasıyla başladı mahremiyet

Bana hep yalan söylüyormuşuz gibi geliyor

Cümlelerin mahremi mi olur?

 

* çoraplarımı çıkartayım mı, diye sordu.

Ne o ayaklarınla mı sikeceksin, dedi.

 

Hiç çıkarmadık çorapları, ayaklarımız üşür işime gelmez.

Gelsin

gelir.

Share

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,