Bu yazı dizisi 2008 yazında, yanımıza sadece çok az para ve bir kaç konserve kutusu alarak çıktığımız, bir interrail bileti kapsamında çantalarımızı sırtımıza alarak iki arkadaş yollara düştüğümüz bir seyahatin yazısı.  Seyahatin belki de en can alıcı noktalarından biri olan ve arayıp arayıp bulamazken Roma’nın hiç olmadık bir yerinde karşımıza çıkan bir işgal evinin (squat) ziyaret edilmesi; bu yaşamın olabildiğince tarifi, gözlemlenmesi ve hissettirdikleri ise aktarmak istediklerimin temelini oluşturmakta. Ancak bu yine de bir yol yazısı; net ve çerçeveli olarak tek bir şeyi anlatmak üzere sınırlandırılmış bir yazı değil. Bu nedenle yazıları, olabildiğince o günlerde tuttuğum şahsi günlüğümden doğrudan ve değiştirilmeden nakledeceğim, belki nadiren parantez aralarında devreye gireceğim. Bu nedenle de başta anlama konusunda zorluklar olabileceğine inansam da bu şekilde bir aktarımın hisselliği ve imgeselliği arttıracağını düşünüyorum. Yine sadece bu nedenle, elimdeki fotoğrafları dahi 2 ya da 3 yazı sürecek bu dizinin en sonunda ya paylaşacağım ya da paylaşmayacağım, henüz karar vermedim; bu kadarcık yazar kaprisini hak ettiğimi düşünüyorum… İyi okumalar diliyorum.

 

16.08.2008
Bari Tren İstasyonu

Bari’de duraklamak planda yoktu aslında. Ancak öğlenki Roma treni 15 Euro ek ücret talep ettiği için ve biz artık ek ücret ödemekten sıkıldığımız için şehirde kalmaya ve gece 00.30′daki biletimiz kapsamında ücretsiz olan trene binmeye karar verdik. En azından diğer türlü ödemek zorunda kalacağımız hostel kalma ücretini, bu şekilde gece trende kalarak ücretsiz çözmüş olduk.

Bari’de ilk olarak, Yunanistan’dan miras kalan Meryem Ana ile ilgili dini tatil durumu ile karşılaştık. Tüm dükkanlar kapalı, tüm sokaklar sayım varmışçasına boştu. Şehirde sadece bir yere gidemeyecek yaşlılar ve buna parası yetmeyecek emekçi kesim vardı. (Godard’a neden işçi sınıfına ilişkin filmler çekiyorsunuz ancak onların anlayacağı işçi filmleri çekmiyorsun diye sorduklarında, eğer siz işçi filmi çekmek istiyorsanız bir tatil günü elinize bir kamera alın ve bir mesire yerine, deniz kenarına felan gidin ve çekim yapın demiştir. Durum o derece gerçekti ve aslında biz de ucundan da olsa o filmin bir parçası gibiydik)

Şehirde ilk olarak uğradığımız Turizm Ofisi’ndeki aşırı çilli kıza el salladıktan sonra, şehrin bir ucundaki eski şehre gittik. Dar sokaklar, kızartma kokuları, çocuklarına bağıran İtalyan anneleri, koca göğüslü ve kalçalı İtalyan kadınları… Mercantile Meydanı’ndaki çeşme, İtalya’da göreceğimiz tüm şehir musluklarının yani ücretsiz içilebilir su kaynaklarının habercisiydi. Çeşmenin hemen ötesindeki bu küçük meydancıkta, beton bankların üzerinde, yaşlı bir amca ve teyzeden aldığımız ucuz muz ve üzümleri yanımızda getirdiğimiz konserve ile yedik. Bu, Nikolas Bazilikası’nı ziyaret etmemizdeb sonra, kale giriş ücretini çok pahalı bulmamız ve vazgeçmemizden hemen sonraydı.

Daha sonra şehrin kıyı şeridinden boylu boyunca ilerleyip, halk plajına vardık. Bütün Mora Yarımadası’nın kuzeyini trenle geçerken gördüğüm denize sonunda kendimi bırakabilecek olma heyecanından olacak, sol el serçe parmağımın ucundan ve sağ ön kolumdan darbe yedim, taşlara sürtünerek…

Sonra duş, geri yürüyüş…

Ve sabahtan beri çalışmayan yüzlerce telefonun arasından arkadaşımın azmi sonucu biri çalıştı. Aileleri aradık. Şimdi de bunu yazarken bir süredir Bari tren isyasyonunun ortasında öylece yatıyorum. Etrafımda kocaman çantalar ve başımda sürekli car var tren saatlerini tekrarlayan bir kadın var. Maliyet zorlamasından dolayı alternatif yol planları yaparken, anonstan gelen, son heceleri baskılı ve uzun söyleyen şu kadının sesi dışında bugün süperdi, hala da süper! Roma’da daha da güzel olacak; dolu tarihi ile o cıvıltılı şehirde.

 

17.08.2008
İspanyol Merdivenleri, Roma.

 

Akşam  merdivenlere çökerken ve merdivenlerin arkasındaki kilisenin ışıkları yanarken, insanlar göğe mavi – yeşil renkli fırıldaklar atıyorlar. Yanımızda genç Almanlar, Bangladeş’li gezgin bira satıcısına bağırıp duruyor. Gerçi bir süredir İtalyanların bağırtılı konuşmalarına alışsam da bu biraz rahatsız edici…

Kadeş; eğer ismini yanlış yazmıyorsam, az önce tanışıp el sıkıştığım bir gezgin bira satıcısı, Bangladeş’li. İki ay önce gelmiş buraya Kadeş, daha önce Yunanistan’daymış. Yanında diğer satıcı arkadaşları da var. “Türkiye’de de çalıştım, orada kemer satıyordum” dedi, belindeki kemeri sallayarak. Güler yüzlüydü, esmer teninde beyaz dişleri parlıyordu. Burada 70 Euro kazandığı geceler oluyormuş. “İstanbul’da ancak 15- 20 kazanıyordum” diyor. Kaldığı yer Roma’nın dışında. “Orada bir çok Güney Asyalı, Güney Doğu Asyalı ve hatta bir kaç fakir İngiliz aile var” diyor. Kaldıkları yere ayda 200 Euro veriyormuş. “Kalan para sana yetiyor mu?” diyorum, başını sallayarak “Evet, evet!” diyor canlı ve arkadaşça. “Seni engellemeyeyim” dedim en son, “OK” dedi ve arkadaşlarıyla merdivenleri “Bira!” diye bağırarak çıkmaya devam etti. Arkadaşları etrafındakilerin kendileriyle dalga geçilmesi ve “Pikaçu” denilmesini kabul ederek ve bunu sözle tekrarlayarak bira satmaya çalışırken o sadece “Bira” diyor; biraz daha durgun ve tavırlı.

Şu anda yanımda yeni yemek yemiş ve merdivenlere gelmiş sigarasını içmekte olan bir Fransız kadın var. Telefonu kapatırsa, konuşacağız umarım.

Dün ise kaldığım kampta, Roma’nın dışında çilli bir Sırp güzeli olan Dunya ile tanışmıştım. Çok dolu ve kafama uyan bir kızdı. İşgal evleri, anarşizm, müzik, ilişkiler… Konuştuk ve içtik. Kırmızı İtalyan şarabı… Bir yakınlaşma oldu, öpmeye çalıştım, çekildi, kafam attı, gittim yattım.

Roma’ya bir sabah, sabahın köründe vardık. Koskocaman bir istasyon, bir sürü insan, istasyondan çıkabilmek bile akıl yitirici bir zaman aldı. Kendimi “Aylaklar”ın sonunda trene binen o eleman gibi hissettim. (I Vitelloni – Fellini)

Fransız kadın hala telefonla konuşuyor, belki sevgilisiyledir… Ben biramla ilgileniyorum.

Bugün Roma’da öyle çok dolandık ki Roma’lı gibi oldum ve tek tek nereyi gezdiğimizi yazmak istemiyorum.

Sofia’nın telefon görüşmesi yeni bitti. Kuzey ve Güney Amerika’yı gezdiğini söylüyor, iş için buradaymış ve haftasonu ayrılacakmış. Sonra gitmesi gerektiğini söyledi, ayrıldık. O telefonla konuşurken ben de Kadeş’ten bir bira daha aldım, seçip seçip soğuğundan verdi bana, ismimi tekrar sordu ciddiyetle, tekrar el sıkıştık. Gitti. Sonra polisler gelmiş olacak, arkadaşları; seyyar oyun hamuru satıcısı ve yanarlı dönerli başlık satıcısı hızla kaçtılar.

Bugün Roma’nın arka mahallelerinden bir başkasına gittim. Bir başkasına diyorum çünkü az sonra kalkıp gideceğimiz yer de bir banliyö semtinde. Buralara giden trenler pis, camları leş gibi, vagonlar Afrikalı ve Latin insanlarla dolu. Etrafta hiç polis yok, Carabinieri yok, hiç bir şey yok! Şehir düzenlemesi yok, planlama yok, halbuki Roma şehir merkezinin her yeri çeşme. Orası ise tam bir getto, hapishane hayatlarla dolu…

Squat bulmak için tren istasyonunun arkasından St. Lorenzo mahallesine gittik. Her köşede tehditkar bakışlarıyla birileri var, sıklıkla Afrikalılar. Ve tüm sokaklar, caddeler grafitilerle dolu; yazılar, yazılamalar, squat işaretleri… Sonunda mekanı bulabildik ancak sadece geceleri açılıyormuş. “Sosyal merkez” dedi yolda tanıştığım bir liberter solcu İtalyan, kulağındaki kulaklığı çıkartıp bana uzattı; “Bak dinle bu bizim sokağın radyosu, buradan yayın yapıyor” Reggae bir ritm eşliğinde bizi binanın önüne getirdi. Anti-nazi işaretleri ve grafitiler… Ancak girememek! Belki Floransa’da… Yarın Roma’da son günüm. Almanlar bağırıyorlar, kampa gitme zamanı geliyor.

Yarın Kolezyum ve Roma Üniversitesi’ne gideceğiz. Para azalıyor, mutluluk artıyor… Böyle devam eder umarım.

Bu arada halk squat ya da işgal evi deyince bilmiyor. Burayı Mc Donalds’tan çıkan elinde torbasıyla dondurma yiyen, iyi giyimli ve gayet akıcı İngilizce konuşabilen birinden öğrendik. Garip bir tezat.

Bir de hatırlatma: Pizzacı’da Khareem ile tanıştık, Mısırlı. Elhamdülillah hepimiz müslümanız dedi, biz de dedik; sırf ucuz pizza için. Yarın onunla da konuşmaya çalışacağım. Bu sırada biz pizza yerken İtalyanların “döner benzeri ürün”ü yemesi ve ikimizin de aynı derecede haz alması ayrı bir tezat ve ironiydi…

 

 

Share